Huzur/ Sevincini bulmak

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’u ve Mustafa Kutlu’nun Sevincini bulmak romanı üzerine ‘mashup’ bir inceleme yazısı.

Mashup da ne derseniz, şu şarkıyla keyifli bir giriş yapabiliriz (:

Baştan söylemeliyim, iki kitap da pırıl pırıl değil aklımda ancak iki eser de kalbimde yerini bulmuş halde. O yüzden detaylar yerine bende kalan hissiyat üzerinden bir yorumlama olacak bu.

Huzur, dönüşmekte olan toplumun gerçeklerine ayna tutmak için iki insanın ilişkisini konu alarak yazılmış bir roman, Sevincini bulmak ise, iki insanın/arkadaşın kendini bulma hikayesinde ilişkilerin rolünü anlatan, günümüz gerçekleriyle bezenmiş bir eser.

Esasında, okuyanlar bilir, Sevincini bulmak Tanpınar üzerine araştırmalar yapan bir edebiyatçı olan Suna’nın hayatını anlatır. Suna evleneceği kişiyle bir Tanpınar konferansında tanışır. Bu sebeple özellikle Huzur romanına bolca göndermeler vardır kitapta. Ben de önce Sevincini bulmak’ı okurken ”mutlaka artık Huzur’u da okumalıyım” diye düşünmüştüm.

Kitabın genel konusunu şimdilik bir kenara bırakıp en sonuna geleceğim. /evet bir miktar spoiler içerecek/.

Sevincini bulmak, benim elimden düşürmeden, adeta içer gibi okuduğum bir kitap. Okurken sanki aynı odada oturan bir teyzenin anılarını dinliyormuşum hissi veren ve çağı bu kadar akıcı bir şekilde yakalamasına hayret ettiğim benim için özel yeri olan bir eser. Kitabı bitirdiğimde ise gerçekten kalbimin kırıldığını duydum, ‘bir kaç sayfa daha olmalı, böyle bitmemeli’ diye tekrar tekrar sayfaları karıştırdığımı hatırlıyorum. Sonrasında pes edip bu buruk ama bir o kadar da masalsı acıyla oturdum bir süre. Işıkları söndürdüm, mumun ışığı ve kafa karışıklığımla baş başa.

alev bizi sever, zira çok kusurluyuz.

Bu noktada kitabı okumamış olanlar için hızlı bir özet geçeyim;

Kitap yanlış hatırlamıyorsam lisede tanışan iki arkadaşın hikayelerini konu alıyor. Elif ve Suna. İnsanların bir kısmını Elif’in hikayesi daha çok etkileyecektir belki ancak ben daha az kitaba konu olan Suna’nın masalına tutuldum. Elif başörtülü bir karakter, davasını sahiplenmiş ve yine kendisi gibi dava yolunda olan bir gençle evleniyor üniversiteden sonra. Ancak ‘dava insanı’ olarak tanıdığımız eşi aldatıyor kendisini. Oldukça tatsız ancak bir o kadar da günümüz gerçeği.
Suna’nın ise epey uzun bir süre bir ilişkisi olmuyor. Mustafa Kutlu öyle güzel anlatıyor ki bütün akrabaların hayat hikayelerini; hayranlıkla okur ve Suna’nın tercihlerini yargılamazken buluyorsunuz kendinizi. Sonra bir gün, yazının başında bahsettiğim gibi, Tanpınar konferansında verdiği konuşma ile bir psikiyatristin ilgisini çekiyor, tanışıyorlar. Farklılıkları var ama ortak bir dilde, Tanpınar’da buluşuyorlar hep. Suna inandığı dini yaşamaya gayret eden kendini geliştirmiş bir kadın. Psikiyatrist Ali ise epey varlıklı bir ailenin rahatlık içinde, serbest yaşamış olgun çocuğudur. Birbirlerini tanımak için, Tanpınar’ın bahsettiği mekanları gezerken Ali değişmeye, dini inançlarını yaşamak için istek duymaya başlar. Eski hayatını bırakır. Suna’nın aileye kabul edilmesinden bir süre sonra evlenirler. Ancak zamanla birbirlerine yaklaşmaları beklenirken her şey geriye dönmeye başlar. Ali, doğru düzgün bir açıklama bile yapmaz ama eski hayatını yaşamaya döner. Suna’nın yardım çağrılarını duymazdan gelir. İp inceldiği yerden kopar. Suna açılan yarayı tamir etmek için bir köye yerleşir. Başlangıçta ne ailesi ne de köylüler oraya uyum sağlayabileceğine inanmazlar ama bekledikleri gibi olmaz. Suna köydeki çocuklara ders vererek güzel bir sebep bulur kendine, sevincini bulur.

Kutlu, Ali ve Suna’nın tanışma dönemlerini öyle tatlı öyle gerçekçi bir masal olarak anlatmış ki yazılmış olan bu son, derinden yaralıyor beni. İnsan bir kere ortak paydada buluştuktan sonra nasıl olur da nefsine yenik düşer, anlam veremiyorum.

Çok uzun bir süre aklımdan çıkaramadım ve sorguladım: Farklı insanlar anlaşsalar bile mutlu olamazlar mı?

Bir cevap bulmak için bir devam kitabı aradım çaresizce. Beni bu soru ile baş başa bırakan yazarın verecek bir cevabı olmalıydı. Ama yoktu.

Kabullendim.

Kitapla son dakikalarımdan bir kare.

Nasıl karpuzcu ve doktor kız anlaşsalar bile araya dünya dolusu insan girip mutlulukları uzun ömürlü olmayacaksa, her türlü farklılık mutluluk için bir engeldir, dedim. Artık bir cevabım vardı ama bu cevabı içimde taşımaktan ötürü sevinçli değildim.

Sonra Huzur geldi.

Beyoğlu’nda bir apartman

Acıyla erken yaşta tanışmış bir karakter için ne kadar da frapan bir aşk hikayesi dedim. Ancak merakla okumaya devam ettim. Zaten kitap Mümtaz-Nuran ilişkisini anlatmaya ayrılıklarından başlıyor. Biz de yetişkin Mümtaz’ı ayrılık acısıyla avare gezerken tanımaya başlıyoruz.
Mümtaz, daha okula başlamadan, önce babasını sonra annesini kaybetmiş; akrabaları tarafından büyütülmüş ve sevilmiş varlıklı bir karakter. Genç bir İstanbul beyefendisi. Tez kitabını tamamladığı ve iyi bir tatil yapmaya niyet ettiği yazın başında Nuran ile karşılaşır, etkilenir. Nuran ise onun kıymetini bilmeyen, evlenmek için evlendiği adamdan bir kızı olan kültürlü bir İstanbul hanımefendisidir. Tam olarak Mümtaz’ın gönlüne göredir. Nuran’ın eşi onu alenen aldatmakta olduğu için evlilikleri sekteye uğramıştır. Mümtaz günlerce Nuran’ın semtinde gezer. Sonunda bir tanıdıkla karşılaşır ve Nuran’ın kaldığı eve davetli olarak gelir.
Benim gözümde fazlaca hızlı ilerleyen aşk hikayeleri böylece başlamış olur. Tanpınar ikilinin konuk olduğu davetleri, estetik bir tartışma alanı olarak kabul eder ve fikirleri çarpıştırır. Şunu eklemeliyim ki, Mümtaz ve Nuran hem yaşayış hem de aile kökleri olarak epey birbirine benzer, uyumlu bir çift olurlar. Tutkulu başlayan hikaye uzar, tatsızlaşır. Sonunda ilişkilerini duyurmaya ve evlenmeye karar verirler ancak nikahlarından bir önceki gece eve girdiklerinde tanıdıkları bir cesetle karşılaşınca Nuran her şeyi bırakıp ”olmuyor işte” der. İstanbul’dan ayrılır ve eski eşine döner.

Benim kalbimi kıran, uydurduğum cevapla beni mutsuz eden soru asıl cevabını Huzur’un son sayfalarında buldu. Mesele aynılık veya farklılık meselesi değildi. Mesele beraber yürümeyi istemekti. Mümtaz huzurunu Nuran’da bulacağına inanmıştı ama kendi içinde bulmadan başka kimseye tutturulamazdı bu his. İstersen aşk, istersen güven de bu hisse. Bütün hisler için durum üç aşağı beş yukarı aynı.

O yüzden diyeceğim ki, içimizi ferah tutalım. Beraber yürümeyi istedikten sonra bütün farklılıklar teferruat; istemedikten sonra en ufak bahane kati bir sebep olabiliyor. Belki de bize gereken Suna gibi, gerekiyorsa rutinimizden uzaklaşarak kendi içimize dönüp, sevinci/huzuru orada aramaktır.

Sevgiyle kalın.

(çünkü sizi seven biri var)


Huzur/ Sevincini bulmak’ için 4 yanıt

  1. Sevgili yazar kalemine sağlık, yüreğine sağlık. Yazını okurken bir yanda içimde engel olamadığım duygular coştu diğer yanda garip sorular. Duyguları geçiyorum ki onlar da geçiyor zaten 🙂 ama sorular takılı kalıyor, basit belki de sığ bir soru benimki ve sorum şu; Bu romanlar neden yazılır yani burada konu edinilen vakalar, kişiler zaten hayatın içinden değil midir? Onları anlamak, görmek zor olduğu için mi yazılır? Hani şey vardır ya iyi de bunu hepimiz biliyoruz tam olarak bu hissin oluşmasına sebebiyet veriyor benliğimde ve hatta eğitimden aileye dinden ideolojilere kültürden adetten yeniliğe yani toplumsal anlamda bütün alanlarda bunları yaşayanlar bizzat içerisinde bulunanlar bizler değil miyiz? Ve son olarak bütün bu şeylerin içinde olduğumuz için aslında birçoğumuz hiçbir şeyi göremiyor mu? Yani biz farkındalığımızı mı kaybettik ki bu romanlar yazıldı? Sevgili yazar, ”Mesele aynılık veya farklılık meselesi değildi. Mesele beraber yürümeyi istemekti” notunu düşmüşsün sanırım kitaptan alıntı bu cümleyle onlarca kitap okumuş gibi hissettirdin bana bunun içinde ayrıca teşekkür ederim.

    Liked by 1 kişi

    1. Sevgili Sedat, beni konferansta ünlü bir konuşmacı gibi hissettiren soruların için teşekkürler 🙂
      Tırnak içindeki cümle alıntı değil, iki hikayenin sonunda benim ulaştığım sonuç.

      Aslında bir arkadaşımın dediği gibi, kitapları saf gerçek kabul edip onun üzerinden formüller çıkartmak doğru değil. Roman kahramanları birebir gerçek olsa bile aynı hikayelerin tekrar aynı şartlar altında gerçekleşmesi pek düşük. Evet kurgu da olsa insanı anlatan bütün hikayelerde insandan özellikler var ama onları mutlak doğru kabul etmek hata olur. Bence anlatılmış bütün hikayeler ve benim bütün yazdıklarım, aklımızda yeni bir pencere açsın diye var. Belki daha önce fark etmediğimiz şeyleri fark etmemize sebep olsun diye.

      Bir yandan da Ümmiye Koçak’ın anlattıkları geliyor aklıma. Yazdığı tiyatro oyununda yaşadığı köyü anlatır, sonra köylüler gelip ”ya sanki beni anlatmışsın, çok beğendim, etkilendim” derler. Belki de gerçekten içinde yaşarken göremiyoruz bazı şeyleri 🙂 birinin çıkıp bizi bize anlatması gerekebiliyor.

      Yazılış sebebi ne olursa olsun, hikayeler iyi ki varlar.

      Liked by 1 kişi

    1. Çok teşekkür ederim 🙂
      Sonradan düşününce iki ayrılık hikayesinden nasıl beraberlik fikri çıkartabildim ben de şaşırdım açıkçası. Başka yazılarda görüşmek üzere 🙂

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s