Dolanma, bahçeni ek.

Bu sözü Pelin Dilara Koçak namı diğer Dilozof‘tan veya Voltaire’den duymuş olabilirsiniz. Felsefe okumalarım zayıf olduğu için, benim için bu durumda söz konusu ilk seçenek.

Dilozof’un bu söz üzerinden konuyu bağladığı yer -biraz spoiler olacak ama- ”kaderlerimiz üzerine hiç bir etkimiz olmayabilir ancak biz yine de çalışmalıyız” gibi bir nokta. Kader inancım başka olsa da, bu sözden algıladığım bütünüyle farklı değil ancak biraz başka. İnsanın küçük ama sürekli hedeflerinin olmasının onu zor zamanlarda nasıl koruduğuna dair.

Kimisi için her gün kalkıp işe gitmek kadar ufaktır bu hedef, kimisi için ‘project 50‘ içine yedirilmiş bir dolu aksiyondur. Ne olursa olsun istikrarlı olmaya, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktır. Benim için ise, kendi kendime öğrendiğim suluboyadan kopmamak için bir çırpınıştı. Yüz gün, dile kolaydı, ‘neden olmasın‘dı, her gün on dakika ayırmak çok da zorlayamazdı. Başlamadan önce öyle düşünmüştüm hiç olmazsa.

Çoğu zaman başlarken çok düşünmemeyi savunuşum bundandır. Öncesinde fazla düşündüğünüzde kalbin üstünü mantık örtüyor, bütün kötü ihtimallerle soğutuyor onu. Oysa akla gelmeyen çok güzel ihtimaller de var. Birini göze almadan diğeri de kapını çalmıyor.

İlk defa, her daim senseim olan Neredeyse ressam‘dan görüp heveslenmiştim 100 gün meydan okumasına. Onun kadar bitmiş parçalar yapamayacağımın farkındaydım ama umursamadım açıkçası. Ve tek bir zerre bile pişman değilim buna kalkıştığıma. Beni değiştirip dönüştürdüğüne inancım tam.

Çoğu insan için paylaşmaya değmeyecek, ham, bitmemiş ve epey amatör parçalarla süsledim günlerimi. Başlangıçta hevesli ve meraklıydım, kısa sürede zaman bastırmaya başladı. ”Bütün gün yaşadım, işlerimi hallettim bi de elime fırça mı almam gerek şimdi?” benzeri düşünceler hakim oldu. Pes etmedim. On dakika yapamayacaksam da iki dakika tuttum fırçayı. Sonrasında akşam rutininde değil de sabah kalkar kalkmaz yapılacak bir iş olmasının beni daha ferah hissettirdiğini buldum. Boyalarımı yanımda taşıdım, boşluk bulur bulmaz miniminicik atölyemi kurdum.

Çoğu zaman neden uğraşıp durduğumu, neden ufak da olsa gayretle çabaladığımı sordum kendime. İşin ilginci, kendi içimde doyum veren bir cevaba ulaşamadım ama bir şeye tutunmak iyi geliyordu, devam ettim. Nereden bilebilirdim ki o tutunduğum dal beni suyun üstünde tutacak…

Ömrümün en kötü dönemi o yüz günün içinde geldi geçti. Önce kocaman ve beklenmedik bir vurgun yedim, bilincim söyleyecek söz bulamazken bilinçaltım her baktığı yerde ümidi gördü, boyadı. İlk vurgundan yavaş yavaş iyileşmişken ikinci dalga çarptı. Bu sefer alabora oldum ama yüzeye çıkabildikçe nefes almaya devam ettim boyalarım sayesinde. Ayak ucumda ne yemek yiyen ne doğru düzgün nefes alabilen kediciğime yapabileceğim bir şey kalmadığında, boyadım ben de. Dolanmadım, bahçemi ektim.

Elinden geleni yaptıktan sonra sadece üzülerek zaman geçirmek, göz yaşlarıyla dolanmak bir erdem değil. Elimizde minicik ve bayat tohumlar varsa, meyveye dönüşmeyeceklerse bile, bahçeni ekerken sen iyileşeceksin. Hem kim bilir, belki bayat tohumlar da meyve verir 🙂

Hayat bir yolculuk. Geri dönüp baktığımızda, felaketlerin yaşandığı veya aylak/rutin gezdiğim bir seneydi demek yerine kendim için bir şeyler yapmaya gayret ettiğim ilginç bir dönemdi demek, en basit haliyle mutluluk verici ve özgüveni tazeleyen tatlı bir hal.

İç döküşüme şahit olduğunuz için teşekkür ederim.

Minicik bir ‘aa ben de mi yapsam acaba?’ dediyseniz, sonraki yazıda nasıl üzerine konuşalım. Önerilerinize açığım, bulun beni. Bakın artık blogun bir mail adresi de var: havvad@sadepanda.com (:

Sevgiler,

Sade.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s